Tomris Uyar Sözleri

Sayfa İçeriği: Tomris Uyar Sözleri, Tomris Uyar Sözleri Tumblr, Anlamlı Tomris Uyar Sözleri, En Güzel Tomris Uyar Sözleri, Tomris Uyar Sözleri 2019, Tomris Uyar Sözleri Kısa

2003 yılında vefat eden öykü yazarı ve çevirmenlik yapan Tomris Uyar'ın söylemiş olduğu sözleri sizler için bir araya topladık. Facebook, Twitter, Whatsapp hesaplarınızdan Anlamlı Tomris Uyar Sözlerini paylaşabilirsiniz.

Tomris Uyar Sözleri

Editör Seçimi: O gittikten sonra uzun süre ellerime baktım. Öyle uzun bakmışım ki sonunda el olmakta çıktılar. (Tomris Uyar)


Bu çocukluğun var ya, hiç yitirme onu, bazıları yitirmezler. Sen öyle bir çocuğa benziyorsun. Korun.


Değil mi ki kimse, yaşamın “inceliklerden örülmüş bir ağ” olduğuna inanmıyordu!


Ben güzeI şeyIer duymak istiyorum demedim ki, sesini duymak istiyorum o kadar.


“Eskiden ihtiyarların çay içtiği, gazete okuduğu, kadınların yün ördüğü, çocukların oynadığı sağlıklı çay bahçeleri nasıl oldu da karşı koymadan, usul usul boyun eğdiler? Lokantaların hepsi boş, hepsi pahalı, hepsi bir örnek. Garsonlar, tabakları, çatalları, çiçekleriyle tepeden tırnağa hazır masaların çevresinde dörder beşer bekliyorlar. Bir törene katılırcasına, gözlerini durmadan yoldan geçen, yanaşan, kalkan özel arabalara dikmiş, öylece duruyorlar. Arabalardan parka girilmiyor, kaldırım küçüldü, asfalt genişledi, iskele kaldırıldı. HAYIR! YETER! diyen yok. Yok. Yok. Yok. Ne çocuklarını denize sokamayan analar, ne eve vapursuz dönen babalar, ne dükkanları ellerinden alınan marangozlar, terziler, aktarlar.”


Sen uyuyordun, bilemezsin. Kaç sigara içiyorum üst üste, kaç eski gazete okuyorum ilanlarına kadar. Her sabah kaç bin güçlükle alışıyorum önümdeki güne, getireceklerine


"Ben limana gelirken, tam girerken, onlar gidiyorlardı. Anlatmak güç bu acıları, bu yaraları. Gereksiz de belki. Değil mi ki ben de gidiciyim. Kaçıcıyım."


“...özgürlüğüme tutsağım.”


Günlerin tam içinde yaşayamayınca, olanlara akıl erdiremeyince, bunlarla oyalanıyoruz işte, kahve pişirmek, çay demlemek..


İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim. Anlat bana.


Kadınların konuşmalarında bu özellik çok ilgimi çeker. O anlaşılmaz geçişler, bağlantısız sanılan, yaşamın özüne birdenbire inen saptanmalar. Bence kadınları en ağır koşullarda bile dayanıklı kılan bu konuşma biçimidir, yere sağlam basan bu dildir.


Tenekeye hanımeli ektim, toprağı az geldi. Bakalım… Çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar: o zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız.


Eskiden günler uzundu; kararında, tutumluydu.


Birbirimizden ne beklediğimizi bilirdik, buydu önemli olan, yeterdi. Dürtüklenmeyen, kendine dayalı bir şey. Saatlerce konuşmazdık da oda dolu kalırdı.


Yüreğimde kesik bir güvercin kanat çırpıyor.


Uykunuz kaçtı mı küItürünüz artıyor.


İnsan önce renkIerden başIamaIı değişmeye.


Unutma, dedi İhtiyar demir kapıyı açarken, DüşIerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın!


“Böyle anlarda hep olur. Yerinde kullanılan bir sözcük, rastgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı! Ne diyor radyodaki ses: Teamo Te. Ne demek olabilir Teamo Te? “Seni seviyorum, seni, seni, seni” gibi bir şey. Hiç usanmadan, hep yineleyerek. Dili bilmesek bile anlıyoruz, çünkü Akdeniz’in ortak dili bu. Dizboyu papatyalar anlamına da gelebilir, “Daha yığınla çocuk var doğurulacak, yığınla çocuk bezi, don, erkek çorabı var yıkanacak” anlamına da. “Seni seviyorum, hadi hoşçakal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor” anlamına da…”


“Bu yeni unsurlar, kot pantolon giyiyorlar. Ağır kokular sürüyorlar. Gömleklerinin yakası göbeklerine kadar açık. Boyunlarında Osmanlı işi madalyon, serçe parmaklarında Anadolu işi yüzükler var. Göğüsleri kıllarla kaplı. Konuşurken çok bağırıyorlar. İnsana dirsek payı bir boşluk bırakmıyorlar. Bu 25 yaşlarındaki gençler, saygıdeğer firmalarda el ulağı olarak iş hayatına atılıyorlarmış. Sonra paravan şirketler bunların adına kuruluyormuş. Stok mallar, karaborsa mallar, kaçak mallar söylemesi ayıp bunların garsonyerlerinde duruyormuş.”


Diyorum ki kişinin doğum günü önemli değil aslında, asıl önemli olan şey dünyaya gözlerini açmak.


Bazen sessiz kalmak kırıldığını göstermenin en iyi yoludur.


Yaşamak, gitmek demek onun için. Yeryüzü, iki deniz arasında bir nokta demek, iki şehir arasında bir istasyon…


Sevilmemeyi rahatça kaldırıyorsun da sevilmek ağır geliyor sana.


Onları karamsarlığa sürükleyen bir başka neden de, savaşa katılıp katılmama kararını verecek ya da gözü kara politikaları yüzünden ülkelerini savaşın ortasına itecek devlet adamlarının zaten kendilerini temsil etmemesiydi. Her geçen gün daha da kızışan ortamda ufacık bir kıvılcım, dünyayı saran bir yangına dönüşebilirdi. Tarihin olanca zenginliğiyle donanmış kentlerin, benzeri mimari yapıtlarının acımaksızın yerle bir edildiği, doğanın da insanlar kadar onulmaz yaralar aldığı bir dönemde yazmak gibi serinkanlılığa dayalı bir uğraş, ya sağırlığın ya da körlüğün sağladığı bir bencillik zırhı kuşanarak yürütülebilirdi ancak. Yaşamak, bir günü daha atlatmak demekti, o kadar.


Belki de yazma eylemi , şu ufak tefek insan bedeninin koskoca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur.


''...İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim.
Anlat bana...''


Diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli.


Yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca. Gerisi puştluktur. Yani anlatıp. Kanına ekmek banıp o ekmekle semirmektir. Övünmek gibi bir şeydir anladın mı? Ayıptır.


Karşınızdakilerin söylediklerinizi unutmamalarını istiyorsanız sözcükleri insan psikolojisini gözeterek sıralamalısınız. Asker ya da sivil, genel olarak insan.


Yine de bilmek başkaydı, iliklerinde duymak başka.


Konuşmak da tehlikelidir. İçte biriken sözcükleri boşaltmak. Hele konuşmayı bir kere unutmuşsan.


Herkes yararları kullanıyor. Yararlar öylece kalsalar olmaz mı? Olmuyor.


'Unutma’ dedi ihtiyar demir kapıyı açarken, ‘Düşlerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın!’


O deniz, o iki ihtiyar, kendisi, o ikindiyi hep birlikte bir daha yaşayamayacaklar. O an’ı. Gölge kalıcı.


Karşınızdakilerin söylediklerinizi unutmamalarını istiyorsanız sözcükleri insan psikolojisini gözeterek sıralamalısınız. Asker ya da sivil, genel olarak insan.


Gece, bedeninden soyulmuş, boşalmış bir iç gömleğiydi. Herkesindi.


Yani yoksuIIuk anIatıImaz be abIam. YoksuIIuk yaşanır anca.


Bana göre yapıImamış benim için düzenIenmemiş bir dünyada yaşıyorum, doğru.


Beni kendime ördüğüm kozanın dışına çıkarmaya çaIışıyordun, farkındaydım. BeIki bazı kişiIikIer, kozadan çıkmak istemiyorIardır; o, öIüm kozası biIe oIsa.


Yahu, iç sigaranı. Benim kadar çok içmek de iyi değiI tabii. Ama başka keyif maddesi kaImadı hayatımda. İçki de içemiyorum artık. BeIki bir yere kadar az içebiIirim, ama öyIe yapacağıma, hiç içmem daha iyi. Her şeyim öyIedir. İçkiyi içtim mi çok içerdim. Sevgim de öyIedir.


“İsterseniz, sözü uzatmadan ilerleyelim, yolumuza dikilen uhrevi atkestanelerini, dalları canavarlar misali birbirine sarılmış zeytin ağaçlarını geçerek konukların buluştuğu pavilyona uzanalım. İşte orada eski enderun mensuplarıyla, temelleri yenilerde atılmış yüksek okulların genç temsilcilerini görüyoruz. Eşleriyle birlikte ferforje bah­çe takımlarına sereserpe oturmuşlar; geniş şemsiyelerin yüzlerine düşürdüğü gölgelerle izlenimci ressamların paha biçilmez tablolarını akla getiriyorlar. Hanımlar, serin akşam rüzgarıyla mücadele edebilmek için ipek tuvaletlerinin üstüne aldıkları feracelerine sıkı sıkı sarınıyorlar. Ama çapkın rüzgar hiç onları rahat bırakır mı? Bir de bakıyorsunuz eyyamı nevbaharın kokuları burnunuzun dibinde. Şuh yaşmaklarının iki kanadı dalgalanıyor ve bize ince kaşları, sürmeli gözleri, minik kalpler gibi boyanmış narin, öpülesi dudakları sergileyiveriyor.”


“Nasıl olur? Onu bu zenginlikten nasıl koparırım? Ona yalnızca aşık olduğumu kime anlatabilirim? Ama bunların ne önemi vardı diye kavrıyor ansızın, ne önemi olabilirdi ki? Şu anda bastıran, içini kavuran pişmanlığı, peşini yıllarca bırakmayan o kokuyu, o çıkmaz sarı lekeyi hangi günah silebilirdi ki? Hangi suçsuzluk, günahsızlık düşü?”


“Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın.”


Bir yıpranmışlık çökmüştü üstüne. Yoksa eskiden de böyleydi de ben hep uzaktan izlediğim için farkına varamamıştım.


Aşık olmak ya da bir yakınını yitirmek. Biri mutluluğa biri yasa bağlı olsa da aslında aralarında büyük bir benzerlik var. O da yaşam karşısında bocalamak.


Ben güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki, sesini duymak istiyorum o kadar.


Çünkü yaşamana sıkı sıkıya bağlı bir sözlükten seçersin sen kullandığın sözcükleri. Beş yüz sözcük topu topu, olsun! Varsın yaşaman kadar sınırlı olsun sözcüklerin. Sen bu yüzden tutarlısın zaten, değil mi sevgili Orhan?


Bağışlamayı, eve kapanmayı babamdan öğrendim ben, günlere laf yetiştirmeyi anamdan.


”...yine de bilmek başkaydı, iliklerinde duymak başka.”


Zorbalık, günün modası gereği, başı çekiyor. Kaşıkla göz oymaktan, ırza geçmeye, linçe kadar.


Yorgunum. 
Verebileceklerimden, veremediklerimden yorgunum. 
Biriktirdiklerimden.


Şimdiyse uzayan bir boşluktayım.


Belki içe kapanık, duyarlı bir kadın olduğu için kendi dünyası yetiyor ona.


Sen de Yorum Yap veya Sözünü Yaz